Mahalleye Düzen Gelmeye Başladı.
Babam muhtarlık görevini aldıktan sonra mahallede kendi çapında bir düzen kurmaya başladı. Herkesin bildiği gibi ortada bir belediye hizmeti yoktu, ama bizim evin içinde kurulan o küçük masa, bir nevi belediye gişesi gibi çalışıyordu.
Gelen gidenin evrakı, derdi, yolu, suyu babamla halloluyordu. Herkesin babasıydı bir nevi.
Yol açma işi tam bir maceraydı…
Evler neredeyse birbirine sırt sırta yapılmıştı; araya dozer nasıl girer diye düşünüyordunuz. Ama o azmiyle girdi. Önce bir evin köşesi kırıldı, sonra diğerinin bahçe sınırı… Bir baktık, toz toprak içinde bir sokak çıkmış ortaya. Adı da hazır: “Açalya Sokağı”. Mahallenin ilk resmi sokağı gibi bir şeydi.
Bu sokak isimleri işi de başka bir hikâyeydi. O dönemde birileri bir harita açıp oturup karar vermiyordu; kahvede çay içerken aklına gelen “Ya buraya da Ahmet Sokağı diyelim, olsun bitsin,” tarzı kararlarla veriliyordu isimler. “A harfiyle başlasın yeter,” diyen adamlar da vardı — sanki mahalleyi dosyalayacaklardı.
Ben o sırada ilkokulun 4. sınıfındaydım. Hâlâ okuma yazma tam oturmamıştı. Ama zar zor hazır kağıtlara isim adres yazıyordum, gelen evrakı dolduruyordum — sırf babam muhtar diye değil, mecburiyetten. Çünkü o an orada benden başka kimse yoktu.
Adam gelmişti, fakirlik kâğıdı istiyordu, adres soruyordu. Çeşitlere girmeden eline bir kâğıt verirdim:
“Muhtarlık tasdiklidir”
diye hazır yazılmış, altına da bir mühür. İşlem tamam.

Belgeler, Kağıtlar ve Muhtarlık Günleri
Şimdi o kâğıtları Google’da bile bulmak imkânsız.
O zamanlar bu belgeleri almak için babam Cağaloğlu’na gider, oradan alırdı.
İkamet kâğıdı, nüfus sureti, fakirlik belgesi… Bir de “İyi hâl kâğıdı” vardı.
Onun ne işe yaradığını hiç anlamadım; sanırım şimdiki adli sicil kaydı, yani “temiz kâğıdı” gibi bir şeydi.
Muhtarlıkla ne alakası olabilir diye düşünürdüm.
Yeni kurulan bir mahalleydi; her gün giren çıkan vardı, üstelik gelenlerin birçoğu mahalleye henüz kayıt bile olmamıştı.
Kayıtsızlara evrak verilmeyince, bu kez kendi beyanlarına göre dosya açmaya başladık.
Ne derlerse onu yazardık; içeriğini bilme şansımız yoktu zaten.
Daha sonraları gelen ve gidenlere kayıt belgesi kopyası verilmeye başlandı da dosyaların bir anlamı, bir işlevi olmaya başladı.
Babam evrakları kendi mühürlerdi, altına imza atardı. Bana da isim ve adres yazmak kalırdı. Öyle element falan uydurmuyorum yani. Gerçekten böyleydi.
Valla bak, ekmek çarpsın — çocuk yeminleri. İsterseniz inanmayın (!) Adamcağız bir dünya yol yürümüş gelmişti; “muhtar yok” deyip geri çevirecek değildi.
İhtiyar heyeti benden beterdi zaten. Bazen sistemsizlik bile sistemden iyidir diyorsun. Ama işte. Biz daha büyüyeceğiz… (!)
“Burada zaman karmaşası olmasın. Otobüs sabah bir tur, akşam bir tur — işe gidiş geliş saatlerine çalışıyor. Maçlar genelde pazar günleri.”
Bugün bakınca mahallenin nüfusu da belki binli rakamlardır, sanırım.
Neyse… Mahalle kuruldu, yollar açıldı, isimler kondu, ama o mahalleye ruhu veren insanlar bir bir eksiliyor artık. Bugün geriye dönüp baktığımda, o ilkel gibi görünen ama özveriyle işleyen düzene hayran kalıyorum. Sistem yoktu ama bir dayanışma vardı; eksik çoktu ama herkes bir şekilde tam olmaya çalışıyordu.
Babam Muhtar Olduğunda
Babam önce cemiyet başkanlığı yaptı, sonra da mahallenin ilk muhtarı oldu — hem de demokratik yollarla seçilerek.
O zaman yıl 1972; ben henüz 9–10 yaşlarındaydım.
Babamın plastik atölyesi vardı ama esas amacı, mahallenin kurulmasıydı. Bunu kendine görev edinmişti.
Ben daha 13 yaşlarımdaydım: gün içinde muavin, akşamları muhtarlık kâtip… ama hâlâ çocuktum.
Bir yandan sokakta top oynuyor,
bir yandan (galvaniz hünili, su için tasarlanmış, üzerine iki bardak koymak için yeri olan kap) maçlarda su satıyordum,
bir yandan da mahalle düzenlenirken kenardan izliyordum.
