Han’daki Esnaf Düzeni ve Satış Geleneği
Han’daki esnaflara mal satışı şöyleydi: Yanında çalışanlara tarttığı bakırları, söylediği dükkânlara yollar, deftere borç yazardı. Ama 20 kilo gönderse bile deftere 21-22 kilo yazardı. Bakırları alan esnaf, daha önce alınmış onların üstüne atardı; tartmaya gerek duymazdı. Çünkü eksiksiz olarak istenilen para ödenecekti bakır bahaneydi.
Memleketinden gelen bal da aynı sistemle satılırdı. — “Acelesi yok, uygun olduğunuz da getirirsiniz,” derdi.
Ama esnaf parası genellikle aynı hafta içindeki yollardı. Sadece Mehmet Abi’nin gelip istemesinden çekindikleri için işi kısaca hallederlerdi.
Her cuma günü, kiracıları veya borçlularıyla telefonla konuşurdu. O sırada han sessizleşirdi. Ağzı bozuktu; Biriyle kavga edecekse, sandalyenin üzerine çıkar, öyle bağırırdı.
İki oğlu vardı. Büyük olanını çok sevmediğini bilirim; küçük olana ise daha yakındı. Küçük oğlu sorumluluk sahibiydi ama kendine özgü, farklı bir güveni vardı.
Bir gün, han dışından bir esnaf çırağına o günün en büyük parasını — örneğin 200 TL’yi — verip amonyak ister. Çırak yanlışlıkla bizim handan alır. Fiyatı 30 TL’dir ama Mehmet Abi para üstünü vermez: — “Bu en iyisi” deyip yollar.
Beş dakika sonra ustası koşarak gelir ve kavga başar. Mehmet Abi’nin komşu esnafları, dükkanlarına sığınır; olayın dinmesi bekler, sonra normal hayatlarına başlardı. Usta ne kadar delikanlı olsa da eli boş olarak arkasına baka baka giderdi.
Aslında Mehmet Abi’nin paraya ihtiyacı yoktu. Yeşilköy’de oturuyor, birçok yerde yazlıkları ve hanları vardı. Bazen eve giderken beni yolda görürse, mutlaka elime bir paket tutuştururdu. — “Abi, Taksim’e gidiyorum, taşıyamam” desem de dinlemezdi.
Allah’tan köprünün altında takıldığım yerler vardı da onları orada bırakabiliyordum.
Tüm cenazelere ve düğünlere katılırdı. Han’dan çıktıca adeta başka bir adama dönüşürdü.
Büyük oğlunun eli biraz açıktı; parayı harcardı. Mehmet Abi buna çok bozulurdu. Aile meselelerine fazla girmeyeyim ama büyük oğlunun dikkat çekici farklı bir yanı vardı. Paraya sıkışıp babasından isteyince Mehmet Abi, hiç duyulmayacak küfürler ederdi. Ama paranın miktarı önemli değil gönderilirdi.
Mehmet Abi’nin annesi uzun süre hasta olmuş, eşi ise sabırla ona bakmıştı. Bu nedenle hanımını kırmaya, üzmeye hiç hakkı olmadığını söylerdi. Oğluna isyan etse de eşi araya girince anında geri adım atardı.
Mehmet Abi’nin Karakteri ve Aile İlişkileri
Tanıdığım Mehmet Maviş, hırslı ve yalnız bir adamdı. Gün boyu handa, ofisinde tek başına oturur; akşam olduğunda dolmuşla evi dönerdi. Hiçbir zaman o çok istediği oda başlığını alamadı.
Mehmet Maviş, anne acısı, torun acısı ve evlatlık acısını yaşamış bir insandı. 13 Ağustos 2025 tarihinde hakkın rahmetine kavuştu. Mekânı cennet olsun.

Eski İstanbul Anıları
Dizilerde veya filmlerde dar sokaklarda geçen sahneleri izliyorsanız, dikkatli bakın. Çakmakçılar Yokuşu’ndan çıkış ve devam eden hikayeler, film seti olarak sıklıkla kullanılır. Bazı hanların içine araç ile giriş yapılırken bazılarına sanki dehlizlerden geçilmiş gibi gidiliyor.
En büyüklerinden biri de büyük valide handır genelde kumaş, şapka imalatçıları vardı hatta Narin değerli madenlerin ramat ile başlamış olduğu ilk durağıdır. Burada da diğer hanlar vahim durumda.
Bazı hanların birden çok kapısı vardı yani yapılırken o mantıkla yapılmış gizli geçitlerinden hariç. Derin araştırma yapılırsa birçok yerden bu hanlara giriş delikleri açılmıştır. Kapalı çarşıda aynı şekilde arkalı önlü iki dükkân alan aradaki duvarı yıkıyor dışarıdaki dükkândan girdiğinde çarşının içine ulaşabiliyor.
Bu gibi ihlaller yarım kat çıkmakla veya zemine inmekle de tarihi delik deşik edebiliyoruz.
Han Kültürünün Kaybolan Yönleri
2025 yılındayız, hâlâ perişan hâldeler. İçeride bebek arabası bile süremezsiniz. Gezip görmek isterseniz pazar gününü tercih etmeyin kapalı olurlar, ekonomi dip yapmışken ortalık sakin 2025 tarihi buraları gezmek için güzel olur.
Kalcılar Han’a Mahmutpaşa Kapısı’ndan girildiği gibi, Aynacılar Caddesi yönünden de bir giriş vardır. Mahmutpaşa’dan yaklaşık 100 metre sonra sağda, dar bir kapı ve uzun bir koridor sizi karşılar. Oranın ismi ise: Sıra Odalar. Buradan girdiğinizde ileride hiç kapanmayan başka bir kapı kalcılar hanın ana yoluna kesişir, burada da yine üst katlarda içerisi görünmeyen imalathaneler var sanırım artık oralarda para işi yapan dükkanalar dönüşmeye başlamış.
Asıl konumuza dönelim.
Fatih–Kapalıçarşı arası yürünecek mesafe. Yeni işe başlayanlar için ideal bir lokasyon. Sonraları Bakırköy’e taşınmışlar.
Ordu’dan sonradan gelen babamda annemi ve iki çocuğu arkada bırakıp onların yanına yerleşmiş.
Babam kısa süreliğine burada ramat işi yaptı, ancak işin zahmeti ve kirli oluşu nedeniyle bıraktı.
Patronları sanırım bir Ermeni vatandaş. 6-7 Eylül 1955 olaylarından sonra o da pek çok insan gibi dükkânı bırakıp gitmiş.
Köyden İstanbul’a Uzanan Göç Hikayesi
Babam amcamın verdiği sermaye ile Ordulu Özcan’la plastik imalatına açmışlar; Mercan’da düğme ve tarak basmışlar. Bu dönemde işyerine Safiye adında bir kadın katılmış. Babamla aralarında bir ilişki başlamış. Babam köy hayatını geride bırakmıştı ve İstanbul’a alışmaya başlamıştı.
Bir süre sonra amcam, büyükbabama köydeki bir telefon aracılığıyla şu mesajı iletmiş: “Abimin karısını ve çocuklarını gönder, artık onunla başa çıkamıyorum.” Diye.
Köyde bu haber hızla yayıldı. Babaannem İstanbul’a gelerek durumu kontrol etti ve evlenecek son oğluna alışveriş yaptı, olayları gözü ile gördü. Ardından annemi ve çocuklarını İstanbul’a getirdi. Bu sırada annem iki yıl köye dönmedi, bu ilk gidişinde bana hamileymiş.
Annem, yedi aylık hamileyken Ordu’ya gidiyor. Dokuzuncu ayında Isırganlı Yaylası’nda dünyalar tatlısı, güzel mi güzel bir erkek çocuk doğuruyor, ismi lazım değil: “ben” (!)
Doğumdan sonra ebenin attığı tokatla, ben suratına işeyerek cevap vermişim. Vallahi ben kendimde değilken ilk eylemimi yapmışım.
Belki de isyanım: Millet çocuğunu doğurmak için ABD’ye gider, ne bileyim, gelişmiş bir ülkeye… Bizimkiler Ordu’da yaylaya. Şimdi bile içerliyorum.
Beni dört yaşımda tekrar Ordu’ya götürmüşler. Ama ben köy yemeklerini yemiyormuşum. Lahanayı bana “ıspanak” diye itelemişler ama bir türlü o meşhur mısır ekmeklerini yedirememişler.
Büyükbabamı siyah bir atın üstünde, heybesinden evdekilere çarşı ekmeği verdiğini hatırlıyorum. Annem de onayladı, doğruymuş.
Evde büyükler bir araya geldiğinde hep anlatırlardı: Köyde mal-mülk sahibiymişiz, birçok yerimiz varmış, araziler yüzünden kavgalar çıkarmış.
Şimdi biliyorum ki biz orada on haneden yedisinden zenginmişiz. Zenginlik dediğimiz de belki elli koyun, belki bir oda fazlalık.

Bakırköy, Haseki ve Süleymaniye Yılları
İlk yıl amcam ve ailesi ile Bakırköy’de yaşamışlar. Daha sonra Haseki’de tek odalı bir eve taşındılar. Büyük kardeş Hobyarlı Ahmetpaşa İlkokulun da 2’ye başlarken, küçüğü de 1. sınıfa kaydoldu. Ardından Süleymaniye’deki Taş odalar Sokağı’na taşınmışlar.
Yeni dönemde Beyazıt İlkokulu’nda büyük abim 3’e, küçüğü ise 2. sınıfa başlamış. Süleymaniye’de, Esnaf Hastanesi’nin alt tarafında, en son gösterdiklerinde virane hale gelmiş bir yerde oturmuşuz bir süre.
Eski Mahalleler, Yeni Hayatlar
Annem sık sık bu dönemden bahseder; yokluk, sıkıntı ve dayanışma dolu günlerden… O zamanlar bu bölgeye bazen Şehzadebaşı, bazen Direklerarası, bazen de şimdiki adıyla Vezneciler ya da Saraçhane denilirmiş. Aralarındaki mesafe bin metreyi geçmez.
Annemin hafızasında en çok yokluk yer etmiş ama aynı zamanda farklı kökenden insanlarla paylaşılan dayanışma da…
Komşular arasında Ermeni veya Rum olanlar da varmış; annem hep iyi anılarla anlatır.
Ama ne gariptir, yıllar içinde bilinçaltına yerleşmiş bir algıyla Türk olmayanın da “iyi” olabileceğini tam kabul edemezdi. Sanırım zamanın ruhu böyleydi.
Benim gözlemim şu: Eskiden İstanbul’a göç edenlerin ilk durakları genelde sur içindeki mahallelerdi: Cankurtaran, Nişanca, Küçük pazar, Süleymaniye, Küçükmustafapaşa… İşte buralara “İstanbul” denirdi.
Bu videoda ki bir çok arkadaşı tanıyorum ama onların hepsi beni tanır. Bu videoyu bile çok farklı yorumlayabilirim…
Kalcılar han ve Kapalıçarşı için benim gözümden detayları sonraki yazılarda göreceksiniz.
Ben tekrar çocukluğuma döneyim.
