Bir gün subaylar istirahat arasında sohbet ediyor. Laf dönüp dolaşıp kışladaki görev dağılımlarına geliyor.
“Mıntıka temizliği yaptırıyoruz ya, bu angarya mı, iş mi?” diye soruluyor.
Birçoğu bunun temizlikten çok disiplin eğitimi olduğunu, bu yüzden “iş” sayılması gerektiğini söylüyor.
Sonra konu geliyor WC nöbetine.
Eskiden “iş” sayılırmış ama artık kimse ciddiye almadığı için angarya kabul ediyorlar.
Tartışma uzayıp giderken, biri ortamı biraz da güldürmek için soruyor:
“Komutanım, biz evde akşamları hanımla yatıyoruz ya, bu iş mi, angarya mı?”
Subaylar gülüşüyor. Kimi “iş” diyor, kimi “angarya.” Çoğunluk sağlanamıyor.
Bu defa dışarda nöbet tutan askere sesleniyorlar:
“Asker! Söyle bakalım. Evde hanımla yatmak iş mi, angarya mı?”
Asker hiç tereddüt etmeden bağırıyor:
“İŞ, KOMUTANIM!”
Tüm subaylar merakla soruyor:
“Neden iş?”
Asker cevaplıyor:
“Angarya olsa bize yaptırırdınız, Komutanım!”
Bu anekdot bana hep şunu hatırlatır:
Eğer bir işi yapan kişi, o işi angarya gibi görüyorsa; oradan hayır çıkmaz.
Atölyeye bir iş veriyorsun, ama ustanın içine sinmemişse, o işten verim bekleme.
Usta yaptığı işi beğenmişse, hem daha iyi yapıyor hem de seni bir dahaki sefer geldiğinde başka karşılıyor.
Zanaatkârın eli değil, gönlü işe değmeli.
Yoksa lazerle kesmişsin, testereyle yontmuşsun; fark etmez.