Mahalle’de dükkan açılışı ve biraz da sitem yazısı
Dükkan’ın suçlusu

Dükkan açılışında kurban edilen koç, sanki dükkan açılmasının suçlusu gibi onun kellesi gitti.

Kurbanlık geldi
Kalabalık tarafından karşılanan devlet büyüğü değil, herkesin heyecanla beklediği kurbanlık koç.
Ordu Pazarı detayı

Biraderim ile beraber çalıştığımız amcamın dükkanın da destek de geldi

Babam teftiş’te
Babam hiç bir şeye karışmasa bile her şeyi kontrol ediyor, hem misafirler ile ilgileniyor hem gelen destek çiçeklerini takip ediyor.
Büyük birader

Dükkan sahibi Büyük birader, başarının gurunu yansıtıyor. Güzel açılış oldu.

Gazeteleri sökmek bana kalmış
gazeteleri ben söküyorsam dükkanın açılışını da ben mi yapmış oluyorum? 🙂
Babam abin ve ben

Dükkan açılışın’da katkıları olan olan aile bireyleri.

Askerlik öncesi
Askere gitme zamanlarım yaklaşıyor, Askere gidene kadar yeni mekanımızın açılışındayım.
Arkadaşlarım Rıza, Cevat

Arkadaşım Rıza ve Cevat.
Sitem Kısmı Buraya Denk Gelsin
Cevat, Rıza, Sedat ve Orhan: Yol Arkadaşlıkları, Yarım Kalan Hikâyeler
Cevat ve Rıza benim çocukluk arkadaşlarım.
Rıza’yı Tahtakale’deki bir kırtasiye işine ben önermiştim. Kendi mesleği oto kaportacılıktı ama orada çalışmaya başladı. Daha sonra bende işi bırakınca, aynı firmaya girdim. Bir süre beraber çalıştık. Pandemi öncesi vefat etti. Işıklar içinde uyusun, yattığı yer nur olsun…
Cevat’la hikâyemiz daha farklı ilerledi. Bir dönem sahte senetle abisine bir oyun çevirdik. Dükkanın işletmesini biz devraldık. Sürekli Bakırköy-Osmaniye ile 4. Levent arasında mekik dokuduk. Tabi uzun sürmedi. Abisi durumu biliyordu ama bize bir şans vermişti. O kahve dükkanının da ayrı detaylar var; kısa ama anlatmaya değer.
Cevat sonra evlendi, Antalya’ya taşındı ve kendi işini kurdu. Aramızda çok sıkı bir bağ kalmadı. Zaten bizim mahalleden bir şekilde kurtulan, arkasına pek bakmaz. Bu neredeyse bir kuraldır.
Benim İstanbul’dan moralim bozuk bir şekilde kaçtığım bir dönemde kendimi plansızca Antalya’da bulmam ise Cevat’la hikâyeye başka bir boyut ekledi. Kaleiçi’nde kalıyordum, aklıma düştü, aradım. Lara’da olduğunu söyledi, “Gel, beklerim,” dedi.
Lara’ya gittim. Kalkan veya Manavgat’ta olsa da giderdim, o ruh hâlindeydim. Zaten günlerce Antalya’nın her köşesini dolmuşla dolaşıp durmuşum. Yanına vardım, selam sabah derken, “Gel sana mekânı göstereyim,” dedi. “İstanbul’da bile böyle yer yok,” diyerek anlatmaya başladı.
Ofisine geçtik, çay söyledi ama çalışanlarına karşı biraz sert ve buyurgandı. Cevat’ı tanıdığım için nedenini anlıyordum ama yine de içim burkuldu.
Sonra gömleğini gösterdi: “Beymen.” Arabasını gösterdi, detaylarını anlattı. Başka bir arabayı gösterdi, “Eşime son modelini aldım,” dedi.
Ben anladım. Onun bana anlatacak bir hikâyesi kalmamıştı. Benim de ona o seviyede anlatacak bir şeyim yoktu. Vedalaştım, Kaleiçi’ne döndüm. Bu, onunla son görüşmemiz oldu. Sonrasında birkaç kez telefonlaştık. “Villam var, havuzum var, yalnız yaşıyorum, istediğin zaman gel,” dedi ama o hikâye benim için bitmişti.
Hazır Antalya’dan söz açılmışken, başka birini daha anlatayım: Sedat.
Mahalleden arkadaşımdır. Hem müşterisiy’dim hem dostu. Ben öyle sanıyordum. O da Antalya’ya taşınanlardan. Orhan — kardeşlerimle beni görmeye gelmeden önce — Sedat’ı arayıp benimle ilgili bilgi istemiş sanırım. Sedat o sırada şehir dışındaymış ama Orhan’a, “Erdoğan’ın numarası bende,” var deyince, “Arada bir ara, biraz morali bozuk,” demiş ona.
Orhan ve kardeşlerim geri dönerken, Sedat beni aradı. Şimdi düşününce, herhâlde onlar dönüş yolunda hatırlattılar. “Yarın şehir dışına çıkacağım,” dedi, “Bana eşlik eder misin? Hem yardım edersin hem sohbet ederiz.”
Benim bir talebim olmamıştı. O teklif etti, ben de “Olur,” dedim.
Sözleştiğimiz gün geldi çattı. Sedat’tan ses yok. Aramıyor. Ben arıyorum, açmıyor. Gün içinde iki-üç kez daha aradım. Bir daha da aramadım. Çünkü böyle bir teklif ondan gelmişti, beni beklentiye sokup habersizce çekip gitmesi hoş olmadı.
Orhan’ın Merter’de kadın trikocular arasında bir dükkânı var. Ona önceden verdiğim bir para vardı, geri ödeme için uygun zamanı sormak istiyordum. Aradım, telefonu Sedat açtı. Orhan’la görüşmeden kapadım.
Ben daha önce Sedat’ın Antalyada ki tavrını anlatmıştım. Sanırım sinirimin geçtiğini ve ortamın yumuşamasını sağlayacağını düşünmüştü.
“Müsaitim, akşam mahallede görüşelim,” dedi.
Akşam gittim, arabada Orhan ile Sedat oturuyorlardı. Arka koltuğa oturdum. “İşim var, hemen çıkmam lazım,” dedim. Sedat’la sohbete girmek istemiyordum. Orhan ağırdan alıyor ama ben duymazdan geliyorum. Belli ki böyle bir tepki beklememiş. Bilseydi Sedat’ı çağırmazdı.
Bu da Sedat’la son görüşmemiz oldu.
Bir başka hikâyem de Çanakkale’deki dükkânı açarken yaşandı.
Yengem vefat etmişti, bende de ciddi bir bel fıtığı vardı. Acıdan duramıyorum. Ama dükkânı bulmuştum, parasını hemen vermem gerekiyordu. Gidecek hâlim yoktu.
Özel Göztepe Hastanesi’ne gittim, doktor “Yarın sabah ameliyat,” dedi. Özel hastane, pazarlık şansı yok. Cebimde ne varsa verdim, ameliyat oldum.
Ameliyat sonrası eş-dost, akraba demeden para bulmaya çalıştım. Toplam ihtiyacım 30 bin liraydı. “Bir kişiden alayım, aylık taksit taksit öderim,” diyordum ama olmadı. Topladığım para 18 binde kaldı.
5 bin istediğime 2 bin, 10 bin istediğime 2.500 lira veren oldu. Parça parça borçlandım. Orhan’dan da 2 bin lira aldım. Ama hiçbirine geri ödeme yapamıyorum. Kira, muhasebe işlerini aksatmıyorum ama stopajları bile yatıramıyorum.
Orhan haklı olarak sürenin uzamasından rahatsız oldu. Parasını istedi. Ödeme tarihi veremiyorum. Kredi alma imkânım da kalmamıştı. O yüzden idare etmeye çalıştım.
Sonunda İstanbul’da tedarikçilik yaparken elime geçen ilk parayla Orhan’a 3 bin lira gönderdim. Sanırım kırıldığımı düşünüyor, ama kırılmadım, iyilik yaptı ikiletmeden parayı verdi. “Neden fazla yolladın?” diye aradı. “Sende uzun süre kalabilir, lazım olursa istersin,” dedim.
“Tefecimiyim ben” dedi üstelik birde kırmış oldum onu. O parayı bana iade etti.
Bir süre sonra telefonum çaldı, arayan Orhan’dı ama açtığımda başka biri konuşuyordu. Kız kardeşimin numarasını istiyordu. Etiket işiyle uğraştığı için…
İşte o konuşma, Orhan’la son temasımız oldu.