Mahallede Çocuk Olmak!
Dayak, Camii ve Katır Hikâyeleri
Benim anılarım, sizlere hikâye oldu (!)
Yeni taşındığımız mahallede aile düzenimiz kısa sürede oturdu. İki büyük abim Gültepe Ortaokulu’na gidiyordu. Daha önce Çeliktepede otururken de aynı okula yazıldıkları için, taşınmak onlar için sadece yol değişikliğiydi. Zaten yaşça büyüktüler, arkadaş çevreleri vardı; biz küçükler gibi değil…
Ben ve benden küçük kardeşim, bu yeni çevrede büyümeye başladık. Babamın verdiği harçlık kuruşlarla bir şeyler almanın yollarını arıyorduk.
O dönemlerde biz küçükler pek oyuna katılamazdık. Ama büyük çocuklar, yere sürtülüp dik duran bakır paraları misketle vurarak devirme oyunları oynardı. Devrilen tüm paralar, vuranın olurdu.
Hayat bize o yaşta bile “para devirmek” oyunuyla başladı.
Cami’de Dayak
Yaramazlıklarımızı okulda yapabiliyorduk ama mahallede yapamazdık.
Yazın bizi camiye gönderirlerdi:
“Din iman öğrensinler,” derlerdi.
İlk başta eğlenceli geldi — yeni bir ortam diye…
Ama içeride bizi bekleyen hoca hiç de hoş değildi: Nemrut suratlı, sopası hazır…
Uslu durmaktan başka çare yoktu. Dayak yiyen çocukları görünce, psikolojik olarak biz de hizaya geldik.
Bir gün, hoca herkesin içinde sopayla vurdu.
O gece dayanamadık; birkaç arkadaşla toplandık, çete gibi camiye girdik ve hocanın bizi dövdüğü sopayı kırdık, yerine aynı şekilde bıraktık.
Ertesi gün hoca sinirliydi, herkese soruyordu:
“Bu sopayı kim kırdı?”
Tabii kimseden ses yok.
Ne oldu? Yeni bir sopa… Yeni bir dayak…
Ama içimizde bir gurur vardı: Biz hak ettik.
Ve daha önce başkalarının cezasını da çektiğimiz için, içimiz çok da sızlamadı.
“Camimiz, sıradan gecekondulardan biraz daha büyüktü; iki bölmeli, tek katlı bir yapıydı. Camdan içeri girmek çocuk oyuncağıydı. Yıl 1974’tü… Kıbrıs Barış Harekâtı için topluca dua ettiğimizi hatırlıyorum. Hafızama bu kadar net kazınmasının sebebi de belki o anın ağırlığıydı.”

“Bu Katırın sepeti çok ufak, başka görsel bulamadığım için koydum, bunun iki katı büyük sepetleri vardı”.
Katır Yakalama
Bir gün, mahalle bakkallarına katır sırtında ekmek dağıtan fırıncının katırı kaçtı.
Biz de “yardım edelim” dedik, yokuş yukarı kaçan katırı yakalamaya çalıştık.
Ama katır bizden de hızlı çıktı.
Fırıncı:
“Aferin, gelin size para vereceğim,” dedi.
Sevinerek yanına gittik.
Ne oldu? Tokadı yedik.
O koşup yakalayamamış, biz de yakalayamamışız. Ama suçlu yine biziz!
İlk iyiliğin tokatla ödüllendirildiği anı orada öğrendim.
Benzer bir tokadı, bir kamyonun arkasına takıldığım için de yedim.
O kısmı anlatmaya gerek yok…
Canım hâlâ acıyor.
Tepebaşı’nda Bir Gazino Gecesi
Bu, çok hüzünlü bir hikâye değil…
Orta sıralarda bir masada oturmuştuk. İçerisi tıkış tıkış kalabalıktı.
Ön taraflarda “alakart” müşteriler vardı — özel servis alan, masası farklı olanlar.
Ortalarda bizim gibi sıradan aileler…
En arkada ise kapı önünde ayakta izleyen insanlar.
Sahneye peş peşe sanatçılar çıkıyor, içerisi alkışlarla doluyordu.
“Alakart” ne demek, o zamanlar bilmiyordum tabii… Çocuktum, nereden bileceğim?
Hatırladığım şeylerden biri, annemin giydiği çivi topuk ayakkabılardı.
O geceye özel giyinmişti — belli ki özenilmişti.
Babam ise her zamanki gibi klas:
- Her sabah ustura ile tıraş olur,
- Takım elbisesini giyer, kravatını takardı.
- Üzerine süveter dediği, yelek gibi ama ceketsiz giyilen bir parça olurdu mutlaka.
- Favori ceketi ise balköpüğü renginde bir blazerdı.
- Diğer takımları daha koyu tonlardaydı; kravatlarını özenle seçerdi.
Ayakkabılar da onun için ayrı bir meseleydi.
Giydiği tüm ayakkabılar, Sultanhamamda ki meşhur “Maymunlu” mağazasındandı.
Hepsi el yapımıydı.
Şıklık onun için bir gösteriş değil, karakter meselesiydi.
