16 Yaş ve Mahallede Değişen Rüzgârlar (1979)
Yaşım artık 16’ya yaklaşmıştı.
Mahallemizde neredeyse her gün jandarma kontrolü olurdu. Bizim bölgeden Çeliktepe Jandarma Karakolu sorumluydu.
Her gece kapımız çalınır,
“Sağcı ya da solcu birilerinin babası, babamdan yardım isterdi:
‘Çocuğu karakola almışlar, bir el atsana…’”
Babam da kimseyi kırmaz, kalkar giderdi.
Muhtar “olur” verirse bazılarını bırakırlardı; ama suçu sabit olan için yapılacak bir şey yoktu.
Jandarma komutanı mahalleliye sık sık:
“Bu duvar yazılarını silin,” diye baskı yapardı.
Ama kimse ses etmezdi. Ya silemiyorlardı ya da silmek istemiyorlardı.
Keçi Deresi civarı tamamen solcuydu.
Çeliktepe ve Sanayi Mahallesi ise genelde sağcı.
Herkes birbirini tanırdı. Yollar bir yerlerde kesişmişti; kesişmeyenler ise sonradan göçle gelenlerdi. Mahalleler çok kalabalıktı ama sadece 2–3 ortaokul ve belki bir o kadar da lise vardı.

Pusular kuruluyor, çatışmalar yaşanıyordu. Taraflardan ölenler oluyordu.
Babam muhtar olduğu hâlde kimseyle çatışmaz, karışmazdı.
Çünkü herkesin derdinde çalacağı tek kapı oydu.
Komşu kavgaları, sınır kavgaları, aile içi tartışmalar… Hepsi babamın kapısını çalardı.
Ev ve arsa satışları bile artık muhtarlık üzerinden, iki şahitli yapılır olmuştu.
Alıcının cebine göre ayarlanan vadelerle, borçlanmalarla mülk el değiştirirdi.
Birçok kişi yaşamı boyunca “Muhtar emmiye dua etmiştir.”
Caminin karşısında bir alan okul için ayrılmıştı.
Ben dükkânlardaki okula artık düzenli gitmezdim.
Benim son senemde bu okulun inşaatı hızla ilerliyordu.
Bense hiç faydalanamadım.
Bizden sonrakilerin artık “kendi okulları” vardı.
Okul ile domates tarlaları arasındaki bölge de sahipsiz değildi.
Derin bilgiye sahip olmamakla birlikte, babam ve birkaç fedakâr arkadaşının bu alanı okula dahil etmek için uğraştığını biliyorum.
Kimin yerini kime veriyorlar, sizden önce ben söyleyebilirim.

Solcular o dönem gazeteleri ya koltuk altlarında taşır ya da pantolonun arka cebine koyarlardı.
Girdikleri bölgede “Ben sizdenim” demenin yoluydu bu.
Bıyıklar, gazeteler, ceketler, montlar… hepsi birer kimlikti.
Yabancı bir mahalleye gidince yazı tura atmak gibiydi yaşamak.
Benim yaşımdaki arkadaşlar da taraflarını seçmişti.
Bizim evde hiç kimse taraf değildi…
Altın İmalatı ve Çocukluğun Sessiz Bitişi
Biraderler Kapalıçarşı’da işe başlamıştı.
Biri bilezik atölyesinde, diğeri altın takasında çalışıyordu.
O dönem Abraham adında bir esnaf vardı; sanırım Yahudi’ydi.
Dükkânı küçüktü ama düzenliydi. Dört kişi çalışırdı.
Abraham Bey, yükseltilmiş bir platformda oturur, her şeyi görürdü.
Çantasındaki yemeğini, dizine koyduğu bir tahtada yerdi.
Ama dışarıda görseniz, çok klas giyinirdi.
Biraderle aynı işi yapan tek kişiydi — o yüzden buraya sıkıştırdım.
Şimdi İstanbul Altın Rafinerisi, Narin Gold ve Ahlatçı piyasaya girmiş; belki büyümekte olan başka rafineriler de vardır.
Bilezik yapan biraderim, bazı geceler eve gelemezdi. Dükkânda yatıp kalkıp çalışırdı.
Anadolu’dan gelen esnaflar, 10 kilo altın bırakıp model isterlerdi — ama çoğu atölye kabul etmezdi.
Kabul edenleri de hediyelere boğar, gece eğlenceye götürürdü.
Anadolu esnafı İstanbul’a gelince sadece altın almazdı;
başka iş kolları da onları beklerdi. (!)
