Bir Girişim Hikayesi
Yeni Bir Başlangıcın Eşiğinde
Biraderle yolları ayırmanın zamanı gelmişti. İşler iyice düştü, ben de kendimi orada işe yaramaz gibi hissetmeye başlamıştım.
Büyük abim, Çemberlitaş’ta bir gümüş atölyesi açtı. Güzel işler çıkarıyordu. Bir gün bana,
“Gel, sana buradan ürün vereyim, piyasaya satarsın,” dedi.
Yani bir çanta alıp içine takıları dolduracak, kapı kapı dolaşıp mağazalara satış yapacaktım.
Ama geçmişte yaşadıklarım kulağıma “Dur!” diyordu.
“Çalıştığım biraderin yanında, tüm çarşı esnaflarının hangi koşullardan geçtiğini ve esnaflığın nasıl evrildiğini yakından görmüş biri olarak, yaşananların tamamı gözümün önünden geçti.
İstanbul’a göçle başlayan hikâyemde, o gümüş atölyesini açan biraderimin hangi şartlarda çalıştığını daha önce anlatmıştım. Anadolu’dan gelen esnaflar “10 kilo, 20 kilo altın bırakayım, bana devamlı bilezik yapın” derdi. Makine işçiliğine geçildikten sonra üretimin hızlanmasıyla o yoğunluk kalmadı ve rekabet, Anadolu’ya çanta ile bitmiş ürün taşımaya dönüştü.
Biraderimin bana yapmış olduğu teklifi atölyeciler önce kendi ustalarıyla çözmeye çalıştılar ama olmadı. Atölye elemanı gidince işler aksamaya başladı.
Çantacı diye yeni bir sektör oluştu. Atölyeden malı alır, mağazacıya satar ve karşılığında altın alıp cumartesi günü çarşıya gelir; malı eritip has altınla değiştirir, sonra da atölyelere ödemesini yapar.
Mağazacılar ise bunu fırsata çevirmeyi başardı. Mağazacı çantacıdan mal almıyor; “Altınım yok, ödeme yapamam,” diyor; çantacı da atölyeciye bu durumu anlatıp işlerin neden düştüğünü açıklıyordu.
Artık sistem tersine çalışmaya başladı.
Atölyeci, geçmişte biriktirdiği sermayeden çantacıya şöyle bir teklif sunuyordu:
“İsteyen dükkânın %20’sini hemen ödesin, her gittiğinde de kalanları ödesin ama 1 kilo üstünde mal bırakma.”
Müşteri, 1 kilo mal karşılığında çantacıya 200 gram ödeme yapıyor, 800 gram bakiye kalıyordu. Bu şekilde mağazacı, 10 atölyeden mal aldığında vitrinine 8 kilo altın koymuş oluyordu.
Bir de bunun kolyesi, yüzüğü ve diğer satılacak ürünleri derken; mağazacı dopdolu mağaza sahibi olmaya başlamıştı.
Diğer yüzü…
Diğer yüzünde ise, 200 kilo altını olan atölyeci, her hafta gelecek altınla işlerini döndüreceğini düşünürken mağazacı, bir sonraki alışverişte çantacıya 800 gram değil, 1 kilonun %20’si olan 200 gram ödeyordu.
Çantacıya “çantanda ne var?” diye sorulduğunda, tereddüt etmeden yeni malları gösterip “1 kilo daha bırakıyorum,” diyordu. Sonuçta sattığında para kazanacaktı.
Kalan bakiye, bir anda 1.4 kilo olmuştu ve her seferinde büyüyordu. Ama ödemeler hep 200 gramda kalıyor ya da “bu hafta boş geçelim” deniliyordu.
Atölyeci, 200 kilo altında kasasında kalan 5-6 kilo altınla dönmeye başlamıştı. Çantacıyı sıkıştırıyordu.
Çantacı bir süre sonra hiç ödeme alamamaya başladı. Bu kez başka atölyelerle anlaşarak onlardan mal almaya başladı. Artık ürün satmasa da iki veya daha fazla atölye, hafta sonu ödeme bekliyordu.
Çantacı Anadolu’da olması gerekirken sık sık çarşıda görünmeye başladı ama atölyeciler bunun farkına varamadılar.
Sonunda olan şu:
Çantacı, son bulduğu atölyeden aldığı işlenmiş altınları eritip, önceki mal aldığı atölyelere ödeme yapmaya başladı.
Arada ödeme alması gereken yerlerden de ödeme alıyordu; ama anlaştıkları şekilde değil. Artık mağazadan ödeme çıkmıyordu.
Verdiği altınlar vitrinde yoktu ama çeşitte artma devam ediyordu.
Mağazacı işlerini büyütmüş, kapısında son model araba, satın aldığı arsaların başında ki inşaatlarda dolaşıyordu.
Bir zaman sonra çantacı ortadan kayboldu. Piyasaya olan borcu 60-80 kilo gibi gösterilerek “çalıp kaçtı” dendi. Oysa adam bütün sermayeyi eritmişti.
200 kilo altını olan esnaf, cumartesi günleri biraderin yanına gelip 300-400 gram borç ister hale geldi; haftalık dağıtmak ve evine bakmak için.
Alacaklı olduğu esnaflara kendi gidip ödeme almaya çalışıyor, yeni mağazalara satış yapmak için de kendisi gidiyordu. Durum aynıydı. Bir de kendi malını kaptırıyordu.
Ben ne yaptım?
Bunları görüp bildiğim için; piyasaya mal götürdüğümde malın değeri kalmıyordu. Ben de aynı taktiği uyguluyordum ama bizim mal potadan çıktığında para etmiyor, en fazla iki hafta sallıyordum. 300 doları geçmezdi ödeyeceğim para.
Ben de bilirim insanların nasıl çarpıldığını, zaaflarının neler olduğunu.”
Bu teklifi başka nasıl değerlendirebileceğimi düşündüm.
Fikir Paylaşımı ve İlk Destek
İş konusunda başarılı, sevdiğim bir arkadaşımla konuştum. Kafamdaki planı anlattım.
“İyi araştırdın mı?” diye sordu.
Ben de elimdeki imkânları ve ulaşabileceğim yerleri anlattım. Ardından “Ne kadar paraya ihtiyacın var?” diye sordu.
Dükkân kiralayacağım, bir web sitesi yaptıracağım, biraz ürün alacağım, reklam ve profesyonel fotoğraf için de bütçe ayıracağım… 10 bin liranın yeterli olacağını söyledim.
“Bana hesap numaranı ver,” dedi. Başka hiçbir şey demeden ayrıldı.
İki saat geçmeden para hesabımdaydı.
Ben de tüm enerjimle planıma odaklandım.
Bende ki para ile birleşince bu işe başlamak mantıklıydı. Dükkânı tuttum; ufak bir ofis Çemberlitaş meydanda, piyasanın kalbinde.
Ofis için masa, pc, yazıcı, telefon hatları, çağrı merkezi, elimde kalması muhtemel mallar için dolap ve camekanlar her şey eksiksiz olarak hazırladım.
Paralar seri şekilde eriyor ama hiç gelirim kalmamıştı.


Profesyonel Adımlar
Sonunda kuyumculuk sektörüne özel profesyonel çekimler yapan bir firmayla anlaştım.
O dönem ürün başı 8 TL istiyorlardı. Yeni girişimci olduğumu öğrenince,
“Sana 5 TL’ye yaparım,” dedi.
Memnun oldum. İlk üç modeli götürüp fotoğraflarını çektirdim.
İlk Ürünler ve Hazırlık
Ürünler set olarak hazırlanmıştı:
- Kırmızı taşlı rodyum kaplama set
- Yeşil taşlı rose kaplama set
- Beyaz taşlı gold kaplama set
Her set; boyunluk, yüzük ve çift küpeden oluşuyordu. Ürün başına 20 TL ödedim.
Maliyet Hesabı ve Strateji Değişikliği
Bir model için; üç renk seçeneği, beş de taş renkleri seçeneği oluştu.
Bu da model başına 300 TL olmaya başladı. Tarih 2013
Model sayısı çok fazla olunca, en fazla satılacak olanları elemeye başladım.
İlk Satış Denemesi
Tableti elime aldım, Çağlayan tarafında bir gümüşçüye girdim. Adam bana şüpheyle baktı;
“Bu tipin burada ne işi var?” der gibiydi.
Tam karşıda bir motor park etmişti. 1500 cc, cruiser tipi. Üzerinden inen kel kafalı, deri montlu bir adam, ayağında küt burun çizmeler… Göz göze geldik.
Bakışları “Senin burada ne işin var?” diyordu sanki.
Gümüşçüye ürünleri gösterdim. Dedi ki:
“Ürünler güzel ama fotoğraflar kötü.” Yukarıda dediğimi yaşadım, ayağına gidince ticaretin sihri bozuluyor.
