Mahalle’de Dükkan

sanayi-dükkan açılışı.jpg 1

Sanayi’de Dükkân Açtık

Sanayi Mahallesi’nde, Sultan Selim Caddesi’nin Büyükdere yönünde bir İş Bankası vardı.
Arka tarafında bir atık kâğıt deposu, hemen yanında ise alt katı lokanta, üst katı içkili restoran olan bir mekân bulunuyordu.

Lokantanın işleri düşmeye başlayınca, mal sahibi çevresi geniş diye babamı ortak etti.
(Mal sahibi dediğim kişi, bizim dükkânın, bankanın ve atık kâğıt deposu olarak kullandığı yerin sahibiydi.)
Adam kalenderdi; gün görmüş, işini bilen, toplum içinde saygı gören bir insandı.
Ama mahalle fakirdi, çevre zayıftı. Bu birliktelik uzun sürmedi.
Bir süre sonra banka, üst kata talip oldu ve kendi bünyesine kattı.

Alt kattaki dükkân ise büyük biraderime cazip geldi.
Buraya bir kuyumcu mağazası açtı.
İçerisi ceviz kaplama mobilyalarla döşendi; cadde üzeri konumuyla iş iyi başladı.
Bizden önce açılmış dükkânların işine biraz sekte vurduk çünkü mahalledeki müşteriler artık Kapalıçarşı yerine bizi tercih ediyordu.
Önceki yazılarda da anlattım; bize güven tamdı.
Yüklü alışveriş yapanlar bile burayı seçiyordu.

Babam, Birader ve Ben

Mahallede Altın Trafiği

O dönemde nalburlar, hafriyatçılar ve inşaatçılar ciddi para kazanıyordu.
Günlük piyasa bilgileri vardı; nakitlerini altına çevirip gerektiğinde tekrar bozduruyorlardı.
Biz de bu trafiğe aracılık ediyorduk.

Kapalıçarşı’ya git-gel iki saat sürüyordu, biz ise onların ayağına altın servisi yapıyorduk.
Ama büyük biraderim her zaman hovardaydı; dükkânı boşlamaya başladı.
Ben daha on dokuz yaşındaydım, ama sanki dükkân bana emanet gibiydi.
Gelen müşteri hep onu soruyordu, ben de durumu açıklamakla uğraşıyordum.

Aynı hesabı kitabı ben de yapıyordum ama güven başka bir şeydi.

Araba, Sorumluluk ve Küçük Hesaplar

Kapalıçarşı’ya gidip gelemiyordum, araba lazımdı.
Durumu eve açtım, babamla tartıştık.
Ama yine de sabah erkenden gidip dükkânı açıyordum.
Sonra bir gün karar verdim: Gitmeyeceğim.

Evde tekrar konu açılınca, bu kez büyük biraderin eşinin kardeşini çağırdılar; dükkâna yardımcı olsun diye.
Ama onunla bir olmam mümkün değildi.
Birader çarşıya gitmek zorunda kaldı; ben de amacımı kısmen gerçekleştirdim.
Tek olmayacağını anlaması lazımdı ama zaten baştan beri biliyordu.

Yine de vicdanım rahat etmedi.
“Askere kadar idare edeyim,” dedim kendi kendime.

Bu sefer birader hem dükkâna gelmiyor hem de para istiyordu.
Ben de ya “yok” diyordum ya da elimde varsa bile eksik söylüyordum.
“Ne varsa getir,” demeye başladı.
Ama ben bildiğimi okuyordum: varsa yüz lira, on beşini veriyor, iki-üç lira da “taksi parası” diye kesiyordum.

Sonunda beni yanına çağırmaya başladı.
Genelde Ataköy C Motellerine takılırdı.
Patron oydu ama para bende.
Hafta sonları artık Ataköy’deyiz.

Kendisi eli açık biriydi; para harcamaktan çekinmez, girdiği ortamlarda dikkat çekmeyi severdi.
Ama ortama girmek ve dikkat çekmek için para kazanması gerekiyordu.
Babamı o kadar uyarmama rağmen, askere kadar bu düzen böyle devam etti.


Devamını Oku

Fotoğraflar

Yorum bırakın

Scroll to Top