Haseki’den Kuştepe’ye
Haseki Hastanesi’nin önünden genç, fırlama tarzı biri bindi.
“Dolapdere’ye gideceğiz.
Aradığımı bulamazsam Kuştepe’ye gidip geleceğiz,” dedi.
Yine güzel, gezmeli bir iş. “Olur,” dedim.
Sağa döndük. Bir lokanta önünde durduk. “Abi, gel yemek yiyelim,” dedi. Hiçbir müşteriyi kırmam. “Olur,” dedim.
Dürüm ve ayran yaptık, yedik, içtik.
Yola çıkacağız. “Dur, şuradan su alalım,” dedi.
Bir alt sokağa geçtik. “Ufak bir su da bana al,” dedim.
Bu büfeye girdi, ben de bastım gittim.
Ulan arabaya bineli üç dakika olmamış, ne çok şey sundun.
Belki torbacılık yapıyor, dağıtım da beni kullanacak.
Gece Müşterilerinde Anımsamalar
Arkadaşlar arasında fıkra anlatırsın, hemen birinin aklına başka bir fıkra gelir.
O ilk kelimeyi söylediğinde, bu sefer senin aklına çoktan unuttuğun bir fıkra düşer ya, işte şimdi aynısı bana olmaya başladı.
Benimki biraz ekrana anlatır gibi oluyor.
Gece Çakalı
Gece 3, Kapkaradan genç biri çıktı. Taksimetreye bastım, “Nereye?” diye sordum.
“Paşa kapısı, bilir misin?” dedi.
“Evet bilirim, ben de Çiçekçide oturmuştum,” diye karşılık verdim.
“Kız arkadaşımı alıp geri geleceğiz,” dedi ama geri dönmemiz 4’e yakın olur, Kapkara da kapanır… Bu yalan konuşuyor.
Gittiğimiz meydanda bu kıvranmaya başladı. Bana “Bira içer misin?” diye sordu. O saatte açık olan büfenin önünde duruyoruz. Şimdiki gibi saat 22 kuralı yok.
Taksimetreye baktım; “Ona göre… Bana beş bira alırsan sonra da içerim,” dedim.
Bu beş birayı bana aldı, bir bira da kendine. Benim biraları ön koltuğa koydu, kendi birası elinde; “Ben şu arkadaşa bakayım,” diye gitti.
Ben de belki bir müşteri daha alırım diye durağa geri döndüm.

Göz Teması Kurmamak
Saat akşam 10 civarlarıydı. Küçükköy’de, götü göbeği yerinde olan biri bindi arabaya. Kafası güzel, ayakta zor duruyor, sallanıyor.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum. Sağ tarafı işaret etti eliyle ama net bir şey söylemedi. Gidilecek yeri söylemiyor, ağzından doğru düzgün kelime çıkmıyor.
Arnavutköy yoluna doğru ilerlemeye başladım. Her kavşakta soruyorum, “Buradan mı?” diyorum, o da sadece “dümdüz, dümdüz” diyor. Öyle ilerliyoruz.
Bir ara ayıldı galiba, “Dur,” dedi, “Buralar nere?” diye sordu.
“Sen işaret ettin, ben de seni getiriyorum,” dedim.
“Çok gelmişiz, geri dönelim,” dedi. Ama artık geri dönmek için daha çok yol gitmemiz gerekiyordu. U dönüşü olmayan yoldayız
Nihayet Karadeniz Mahallesi tarafına geldik, paramı vermeden arabadan indi ve yürümeye başladı.
Ayılmış gibiydi, tempolu bir şekilde bir binaya girdi. İçime kurt düştü. Peşinden gittim; ben paramın peşindeyim hem de yanlış bir eve giriyor olabilir diye düşündüm.
Yavaştan takip edip, girdiği dairenin kapısını çaldım. Kapıyı açan zayıf, yorgun bir kadındı. Yerde bir piknik tüpü, iki tanede küçük çocuk vardı, yerde serili kilim üzerinde yemek yapıyordu.
Burası ne mutfak ne oturma odası; yaşamaya çalıştıkları tek yerdi. O oda.
Sessizce döndüm kapıdan. O gün bir karar verdim:
Artık sarhoş müşteri almam. Sokak başından araba çeviren çocuklar için sokağa girmem. Ya yük çıkar ya da yük olacak yolcu. Yolda gözümün tutmadığı birini görürsem, durmam. Gece çalışmamız bu yüzden daha güvenliydi, duraktan binen müşteriyi seri şekilde bırakıp geri dönerdik, yoldan müşteri almazdık.
Taksiciliğin Sonuna Yaklaşıyorum
Son çalıştığım taksinin sahibi, ufak ufak Altılı Ganyan oynuyordu.
Her gidiş gelişimizde yarışlardan bahsederdi.
Ben de geceleri Taksim’den bülten alıp yarış kurmaya çalışıyordum ama aslında hiç anlamadığım bir şeydi bu.
At yarışı oynayanlarla sohbet ettikçe şunu fark ettim: Adamlar yarışlar hakkında her şeyi biliyor ama hiçbir başarıları yok. Yine de bende bir merak uyandı, oynamaya başladım.
Ama benim kuponlarım hep en düşük bütçeliydi — “iki tek, üç tekli” kuponlar.
Bu teklerde genelde favori olmayan atları seçiyordum. Eğer onlar gelirse, yüksek para verirdi.
Bir pazar günü evde “bira-pizza günü” yapıyoruz. Büyük biraderimin küçük oğlu da yanımda, o zamanlar 17 yaşlarında falandı.
Yarışları izliyoruz. Hafta içi arabayı saat dörtte alınca lokalde takılıyorum, gece 12’ye kadar çalışmıyorum. Kalan dört saatlik çalışma artık yetmeye başlamıştı.
Sayemde lokaldeki arkadaşlar da altılı oynamaya başladılar. Virüs gibi yayıldı ama ben istikrarlıydım: Hep düşük bütçeli oynuyordum — belki iki çay parası kadar.
Evde yarışları izlerken bir yarışta Cellini diye bir at vardı. 2400 metre koşuda yarışa başladığı gibi otuz boy fark yaptı ama yarışı geride bitirdi. Yeğenime:
— “Kısa mesafede bu atı tek geçelim,” dedim.
Aynı gün başka bir koşuda, Bakırköylü isimli at vardı. Tam tersi bir tipti. 1200 metrede en arkadan başladı, sonlara doğru hızlandı ama o da yarışı geride bitirdi. Yeğenime:
— “Bu atı da uzunda tek geçelim,” dedim.
Şans mı, Karma mı, Tesadüf mü?
Sanırım iki hafta sonra taksiyi aldım ama mahalleye gelemedim. İş birbirine bağlandı, en yakın yerden dönüş yaptım, başka müşteri aldım derken geceye kadar çalışmaya devam ettim.
Akşam yine bülten aldım, kupon yapıyorum.
Ama öyle kararsız kaldım ki, hiç yapmadığımı yaptım: İki farklı kupon. Biri normal, dört tekli. Diğeri “misli”; diğer ayağa yazmadığım atı burada tek yazdım.
Yarış günü akşam mahalleye geldim, yeğenim koşarak geldi.
— “Buldun mu altılıyı?” diye sordu.
Ama o kadar heyecanlı ki, sanki kesin bulmuşum gibi.
— “Yok be oğlum, ne bulması,” dedim.
“Baksana kuponlara.”
Bizim izleyip “tek geçelim” dediğimiz o iki at o gün koşuyordu.
Yeğenim bu iki atı bütün mahalleye söylemiş, ama yarışı bulan olmamış. Benim dört tekli kuponda o iki at yoktu — dörtte kaldım.
Misli yaptığım kuponda Bakırköylü tek yazmıştı, ama üçte kaldı. Diğer at yine yoktu.
O zamanın parasıyla verdiği ikramiye 3 milyar 700 milyon lira. O zamanlar paralar bol sıfırlı öyle düşünün.
O an dedim ki:
— “Beni istemiyor. İstese mahalleye gelmeme engel olmazdı. ”
Son Taksi
Hüseyin Abi ile Günler Küçük Armutluya Yolculuk
Son taksi olan emekli sağlıkçı Hüseyin, Küçük Armutluda yaşıyordu. İstanbul’daki taksideki arabadan ayrıldıktan üç gün sonra, duraktan bir arkadaşımın tanıdığı Hüseyin Abi ile görüştüm. Daha önce arabasında başka kimse çalışmamıştı ve çok da koşturan bir adam değildi. Anlaştık ama parayı konuşmadık. Benim için hiçbir fark yoktu; beni yine evimden alıp evime bırakıyordu.
Sabah Rutinleri
Bazı sabahlar işim dörtte bitiyordu. Eve gidip yatsam, sabah uykusuyla uyanmak benim için daha iyi olacaktı. Ancak Hüseyin Abi saat yedide evden çıkar, beni bırakıp işine devam ederdi.
Artık sabahları Küçük Armutluya giderken benzinciden bira alıyor, Armutluya girişte tepede arabayı park edip gün doğumunu izleyerek bira içiyordum. Bu rutin, kısa sürede benim için bir alışkanlık hâline geldi. Hüseyin Abi de bazı sabahlar buna şahit oluyordu.
Gerçekten alkollü olursam, Armutlu Köprüsü’nün üstünde bekleyen taksilerle eve dönüyordum. Artık Hüseyin Abi, beni oyalanırken içki içiyormuş gibi görüyordu, ama durum öyle değildi.
Sohbet ve At Yarışları
Hüseyin Abi ile sohbetimiz, beni eve bırakana veya ben onu bırakana kadar sürerdi. Yarış günlerinde at yarışı oynar ama yatıracağı para miktarını asla aşmazdı. Sohbetlerimiz giderek yarışlara dönmeye başladı; ben yarış ve ganyandan pek anlamazdım.
Ben ona atları söyler, o yazar, oynar ve kuponu bana verirdi. Başlangıçta sadece atın adına bakıyor, güzelse yazıyordum. Sonrasında bülten alıp gece okumaya ve takip etmeye başladım.
Amacım hep keyif almak oldu; çok para kazanmak değil. Hiç geçilmeyen atları yazmazdım; yazsam bile para kazanamazdım. Üstte belirttiğim gibi, Hüseyin Abi isterse gelirdim; isterse şans, isterse karma, isterse ilahi güçler…
Hüseyin Abi ile Uyum
Hüseyin Abi iyiydi; ben de öyleydim. O da memnundu. Onunla ne para konusunda ne araba konusunda ne de başka bir şey üzerine tartıştık.
Ancak benim yorgunluğum ve biraderimin farklı planları nedeniyle taksi işini bırakmak zorunda kaldım.
