Taksicilik

sherlock-holmes-bar

Siste Yolu Karıştırdım

Gayrettepe–Zincirlikuyu arası, Nimet Abla Camii’nin önünde metro çalışması var ve yol kapandı. Şişli’den Levent–Sarıyer istikametine gitmek için, köprü ayrımından çevre yoluna giriyoruz ve köprüden önce son çıkış olan, Beşiktaş–Sarıyer yol ayrımından Levent’e dönüyoruz.

Bu inşaat çalışması çok uzun sürdü. Benim gibi bu civarda çalışan arkadaşlar “Bu yolu hiç kullanmadım,” derse inanmayın; aynı günde 3–4 kere kullanır. Bizim durak Levent’te olduğundan biz daha yoğun kullanıyoruz.

Gece dört basketçi aldım: Efes ve Fenerbahçeli oyuncular. Araba bunlarla daha da dolu görünüyor. Benim koltuk tam geride; ileri çeksem de çekmesem de adamlar sığmıyor. Bir de ön koltuğun arkasındakini düşün… Sporculuğun verdiği esneklik bunları elastik hale getirmiş resmen.

Yönümüz Ataköy. Levent’te fark etmedik ama çevre yoluna girince çöken sis göz gözü görmüyor dedikleri cinsten. Allah’tan yolu ezbere biliyoruz, o yüzden rahat gidiyorum. Çok hızlı olmasam da önümde durmuş bir araca kesin çarparım; belki de son çarpmam olurdu.

Sol şeritte refüjü görüyorum, bir de kesik çizgilerin bana yakın olanını… Edirnekapı’dan sonra rahatız.

Benim dönüş yolunda, Ataköy’den Zincirlikuyu’daki Karayolları binasına kadar zaman tutmuşluğum var ama yazmayacağım; gelecek tepkiler “Ziyaa” diye uzar gider.

Neyse, dönüş yoluna geçtim. Hızlı bir şekilde durağa dönüyorum ama Haliç tarafı yine yoğun; yukarısı daha da yoğun olmaya başladı. Ancak benim hızdan eser kalmadı.

Sözde bu yolu ezberlemiştim… Çağlayan taraflarında sol şeridi bıraktım, en sağ emniyet şeridinden refüjleri sağıma alarak en yavaş şekilde ilerliyorum.

Bu yavaşlık, emniyet şeridi ve refüje yoğunlaşmam yer algımı kaybettirdi. Bir yerde refüj kayboldu; ne kadar sağa gideceğimi kestiremiyorum ama yanaşıyorum.

Ne kilometreye bakıyorum ne saate… Dörtlüleri yakmışım ama görüneceğini sanmıyorum; çünkü hiçbir araba belirtisi uzun süredir yok.

Kısa bir süre sonra biraz meyil aldığımı hissettim. Şimdiki metrobüs durağının Söğütlüçeşme’ye giden yerinde olduğumu fark ettim. Emniyet şeridini buldum ve geri geri gitmeye başladım. Zincirlikuyu’dan çevre yoluna girişini de atlatınca durağın içinden yine geri geri çıkıp Levent yoluna girdim.

Yıl 1989 civarı… “Atma” diyenler kesin olacaktır. Ben bunu daha da yumuşatabilirdim ama yumuşak diyaloglara müdahale edersem bu anıların anlatımını değiştirir; yaşanmışlıkları değil.

Levent yüksek yerdir. Bazı akşamlar bagaja kaldırım taşı koyduğumuz da olurdu. Levent’e kar yağınca her tarafa yağmış gibi hissederdik. Hemen kısa bir hikâye ekleyeyim:

istanbulda-kar

İstanbul’a Kar Her Bölgeye Farklı Yağar

Başka bir zaman diliminde… O zamanlar Bağdat Caddesi’nde şehirler arası otobüs firmalarının yazıhaneleri vardı ve buradan müşteri alıp müşteri bırakıyorlardı.

Bir arkadaş, sanırım akşam 21 civarı, el kaldırdı. Klasik soru:
“Ne tarafa?”
“Altunizade,” dedi. Sohbet böylece başladı.

Haberlerde “İstanbul’da şöyle kar var, böyle kar var” diye anlatıyorlar ama ortada kar falan yok. Adam da doğru söylüyordu; gerçekten hiçbir işaret yoktu. Ona,

“Sokak aralarına girmem, çıkamayacağım yokuşa da inmem,” dedim.

Benim onunla dalga geçtiğimi sandı. Altunizade’ye geldiğimizde ise şaşıp kaldı.
“Nasıl olur böyle bir şey?” diye bakakaldı çünkü her taraf kar altındaydı, yollar buz içindeydi.

Buzda Dans Gibi

Kısa bir hikâye daha yazayım; önceki anlatım hatırlattı.

Bardan… Gecenin başka bir karanlığında iki kadın bir adam bindi. Önce Bebek, sonra Taksim’e gideceğiz. Hava soğuk; araba içinde bile sağlam giyinmişim. Levent’ten Bebek çok yakın, adama desem ki “Beşiktaş’tan gidelim,” dolaştırma bizi diyecek (ben olsam öyle derdim). Etiler’den Bebek yönüne ilk girişten yolu görmek için aracın burnunu az soktum; inmeye çalışmadım. Daha araba geri gelmiyor. Boğazın rüzgârı bu tarafa esiyor ve yerleri fena halde buza çevirmiş. Bu buzda ne kar tipi lastik (zaten yok üstünde) ne de zincir işe yarar.

Yapacak tek şey yavaş yavaş inmek. Buradan ineriz; kayarsak karşıdaki boş alana gireriz, onu göze aldım ama ilerisi fena yokuş, kaydığımızda nelerin olacağını kestiremiyorum.

Yavaş yavaş ilk yokuşu indim. İleriden yol tuzlanmışsa, aşağı veya yukarı çıkma ihtimalim olabilir. Durur gibi gidiyorum; sağ lastik hep kaldırıma yaslanmış şekilde iniyorum. Sol tarafa park etmiş, bir araç da yola çıkacak. Üç kişi arabaya beden gücü ile yön vermeye çalışıyorlar ama hiçbiri ayakta duramıyor; alkollü olduklarından değil, yerler fena buz.

Bir an önce onların önüne geçmem lazım; olur da kaza olacaksa ben değil onlar kaysınlar, benim arabaya vursunlar hesabını yapıyorum.

Ben Bebek’ten Etiler’e çıkan ana yolun oraya geldiğimde, yukarıdan aşağı bir araç iniyor ama resmen gaz vererek iniyormuş gibi. “Bu az sonra patlar,” diye bekliyorum.

Yukarı çıkma ihtimalim olmadığı için mecburen ben de aşağı inmeye devam ediyorum ama o geçen arabayı da arıyorum; çoktan gitti ama bir yerden uçmuş olması lazım diye düşünüyorum. Yokuşu zorla bitirmeye yakın, yerler daha uygun kıvama geldi; arada kaldığı için fazla rüzgâr alıp buzlanmamış. Fakat o hayal gibi geçen araba basmış gitmişti.

Devamını Oku

Yorum bırakın

Scroll to Top