Baraka Sınıflar ve Cadde Üzeri Dersler
Birinci Sınıfı barakada bitirdik.
O dönem, “En iyi okul en yakın okuldur” diyen kimseyi duymadık — hem kimden duyacaktık ki?
Ne derlerse ona uymaya çalışırdık.
Mahalledeki tek katlı boş dükkanları okula çevirmişlerdi; biz de artık “cadde üzeri” sınıflarda ders görüyorduk.
Gerçi “cadde” dediğime bakmayın; kışın kömür taşıyan kamyonlar, bizi okula bırakan kamyonet, oto sanayide tamircilik yapan ustalardan başka arada bir at arabası geçerdi.
O da ya bir nalburdan malzeme taşır ya da mahalleye yeni taşınan birilerini getirirdi.
Yani ortam, kovboy kasabasından hallice bir yer gibiydi.
Sınıflar sabahçı-akşamcı sistemine göre düzenlenmişti. Kimimiz öğlene kadar, kimimiz öğleden sonra okula giderdi. (Gerçi öğleye gidenlere neden “akşamcı” denirdi hâlâ anlamış değilim. O zamandan beri akşamcıyım işte. (!)”
Benim gibi 8 yaşında geç yazılan çocuklar, sınıfta biraz iri kalırdı. Sanki bizi seçip aynı sınıfa vermişlerdi. Belki de öğretmen olmadığından sınıfımız daha çok yaramazlardan oluşuyordu. Ama yine de akran şiddeti pek yoktu. Uslu arkadaşlar da vardı içimizde.
Şimdiye kadar sadece iki öğretmen görmüştük. Zaten sonrasında da pek çok öğretmen geldi gitti. Hatta derse girip “Benim burada ne işim var?” deyip çıkanlar da oldu. Bizim için okul eğlenceden ibaretti.
“Caddenin iki tarafında sıralı dört er dükkân, tek katlı üstleri boş yerden yarım metre beton sonrası cam, içeride başka odalar yok kare dükkânlar.“

“Bu sıra ve kaşı sıra 4 er dükkan, tek katlı üstleri boş yerden yarım metre sonrası cam, içeride başka odalar yok kare dükkanlar.“
Okuldan Kaçıp Sinemaya Gitmek
Ben bu yaramazlık alışkanlığımı 4. ve 5. sınıfta iyice geliştirdim. Çeliktepede Ata Sineması ve Bulut Sineması vardı; okuldan kaçıp oraya giderdim. “Para nereden geliyor?” demeyin hemen; MASAK falan da karıştırmayın işin içine. (!)
Çizgi roman alırdım ama okumazdım. Sadece resimlerine bakardım. Bir sürü kitabım olurdu, okula getirirdim. Hatta okulda ya da sinemada kitapları yere serip üzerine para attırırdık. Para üstünde durursa kitap senin!
Çizgi Romanlar ve Küçük Suçlar
Babası Almanya’da işçi olarak çalışan bir arkadaşımız vardı. Bu arkadaşta kasa kasa çizgi roman olurdu. Hep satmanın derdindeydi. Biz de “olur” der, 2 kitap alırsak 4 kitap çalardık. (Bu eylemi aynı sınıfta olan Aslan arkadaşımla uygulardık) Sonra bu çaldıklarımızın aynısı var diye, değiştirme bahanesiyle yine çalardık. Arkadaş da kitaplarından kurtulmuş oluyordu böylece (!)
Zaten o dönem Eminönü İskelesi’ndeki dergi-gazete bayilerinden kitap alırdım; ama yayın evleri de az çakallık yapmazdı. Aynı kitabın kapağını değiştirip, numarasını değiştirip bize tekrar satarlardı. O yüzden de içine baktırmazlardı. Yani bu ülkede düzgün esnaf kalmamıştı ki zaten… (!)
Artık 11 – 12 yaşlarındayım. Eminönü’ne giden otobüs, Sanayi Mahallesi Merkez Camii önünden kalkıyor. Annem, Yeşildirek den eve iş alıyor; dikiş-nakış işleri… Komşularımızdan birkaç kadın daha bu işi yapıyor. Artık ben de annemle birlikte gidip geliyorum.
Zamanla, annem durakta beklerken ben fırsatını bulup iskeleye, kitap almaya kaçıyordum. Gözden tamamen kaybolmazdım zaten; durakla iskele arası 30-40 metre… Aldığım kitabı hemen kazağımın altına saklardım. Yoksa annem aldırmaz, elimdeki parayı da alırdı.
Eğer götürülecek iş azsa, annem komşularımızdan birinin büyük kızlarına rica eder, onlarda iş götürüyorlar, beni onlarla yollar, onlar da beni yanlarında götürürlerdi. Tabii yaşça benden epey büyük oldukları için daha serbest hareket edebiliyorlardı.
Ben ise, daha rahat hareket etmeye başlamıştım. Ama eve gelince başıma gelecekleri nereden bileyim! Komşu kızları ispiyonlamış:
“Erik aldı, yolda yedi. Bize vermedi. Kitapçıya uğradı, kitap aldı.”
Bunları anneme anlatmışlar. Orasını anlatmayayım… Şiddete karşıyız 😅
Ama o gün şunu öğrendim:
